Neden Paris?

Lise son sınıfta Üniversite sınavlarına hazırlanırken öğretmen yetiştiren İzmir Eğitim Enstitüsüne giriş sınavlarının ayrı yapıldığını öğrenmiştim. Branş seçme konusunda kararsızlığım babamın “Bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insandır.” cümlesiyle sona erdi ve Fransızca bölümünü seçtim. Sınavı kazanınca içimdeki öğrenme isteği coşkun akan bir suyun yükselişine benzemişti adeta. Öğrenme isteğimde en küçük bir azalma olmadı. Ne güzel günlerdi! Yeni hocalarla tanışmak, Fransız edebiyatından eserler okumak, yeni yazarlarla tanışmak bir deryada boğulmadan yüzmek gibiydi. Bir taraftan da Fransa’nın belli bölgelerini tanımak, gelenek göreneklerini öğrenmek çok keyifliydi. Artık öğrendiğim dilin konuşulduğu yeri merak etmeye başlamıştım. Hayallerimi başta Paris ve Fransa’nın diğer şehirleri süslemeye başlamıştı. 1975 yılında Fransa ve Türkiye arasındaki bir kültür antlaşması sayesinde ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçince beş sınıf arkadaşımla birlikte Fransa’nın güneyindeki şatolar bölgesinin gözde şehri Pau’ya gittik. Bir taraftan gezecek bir taraftan da bir aylık eğitim alarak evimize dönecektik. Her yıl trenle yapılan bu seyahat kafile şefinin otobüs tercihiyle güzergahımızdaki bazı Avrupa şehirlerini de görme imkanı sundu bize. Yollarda geçen süreyle birlikte bu seyahat tam kırk gün sürdü. Yolculuğumuz sırasında Fransa’nın başkenti ve dünyanın gözbebeği kabul edilen şehirlerinden biri olan Paris’i görme şansını yakaladık. Panoramik turla genel bir fikrimiz oldu. Paris’in simgesi olan Eiffel kulesinin birinci katına asansör ücreti biz öğrencilere çok yüksek geldiğinden olacak merdivenlerini tırmanarak çıktık. Tam ortasından Seine nehrinin geçtiği şehir gerçekten muhteşemdi. Tarihi binaları geniş caddeler boyunca birbirine kenetlenmiş uzanıyor, yıllanmış ağaçlar yeşilin her tonuyla varlığını hissettiriyordu. Eski binalara hiçbir şekilde dokunulmamış özellikle dış cepheleri en küçük detayına kadar korunmuştu. Paris’i Paris yapan bu özelliği diye düşündüm. Eski Paris yeni Paris diye şehir sanki ikiye bölünmüştü.
Her gördüğüm yeni yer için söylediğim cümle Paris’te daha yüksek tonlarda kulaklarımda çınladı.”Yine geleceğim seni yakından tanıyacağım.”
Bir söz verme sloganı mıydı bu? Paris’in korunmuş halini görünce neden İstanbulumuz için böyle düşünülmemiş diye hayıflanmıştım. Tarihi binaların camilerin, kiliselerin, yapıldığı ilk halini gözlerinizi kapatıp kısa bir süre hayal edin. Gökdelenlerin arasına sıkışmamış bir İstanbul. Oysa coğrafi özelliği ile İstanbul diğer şehirlerden çok farklı ve çok özel.
Pau’ya giderken Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, İtalya, Almanya gibi ülkelerin bazı şehirlerinde yemek yedik. Bazılarında ise konakladık. Genç Fransızca öğretmen adayı Türkiye’nin dışındaki bazı ülkelerin varlığını keşfetmenin mutluluğunu yaşamaya başlamıştı. Okuyarak öğrenmenin tadı çok farklı olsa da gezerek, gözlemleyerek öğrenmek daha kalıcı izler bırakmıştı bende. Yüzeysel ve hızlı geçtiğimiz yerlere “Merak etme yine geleceğim.” diye söz veriyordum. Hep yeniden gitme umudu taşımıştım. Hayatta hepimizin mutlaka sahip olmak istediği öncelikli şeyleri vardır. İşte benim de önceliğim görmediğim yerleri görmek, çalışmak ve okuma isteğinden vazgeçmemek.
Hayat merdivenlerine tırmanırken rüzgar bazen sizi önüne katar bir yerden bir yere savuruverir. Şartlarla birlikte öncelikleriniz de değişir.
“Neden Paris?” diye başladım bu yazıma. Bu yüzden yine ona döneceğim.
Georges Eugene Haussmann Seine valisi iken (1853-1870) Paris’te köklü bir değişiklik yapmış. Geniş caddeleri ile ünlenmesini sağlamış. O günden sonra da onun şehir planına saygı duyulmuş. Aynı zamanda Paris’te toplam 200 km uzunluğunda yeni ray inşası gerçekleşmiştir. Demir yollarındaki bu gelişme Paris merkezini banliyölere bağlayarak nüfusun dengeli dağılımını sağlamıştır. Raylı sistem Paris için hayata geçirilen en büyük mucizedir. Metro kullanan herkes bu mucizeye tanık olmuştur. Taksi kullanma gereği duymadan Paris’te gezilebilecek, görülebilecek her yere ulaşabilirsiniz. Şehirleri şehir yapan en önemli unsur ise mimari özellik taşıyan yapılara sahip çıkmak.
Geçen yıllar içinde birçok defa Paris’i yeniden görme fırsatı yakalamıştık ama bunlar iki üç günlük küçük ziyaretlerdi ve bizi tatmin etmemişti.
Öğrencilik yıllarında öğrendiğimiz, diyapozitiflerden tanımaya çalıştığımız Paris’i iki veya üç güne sığan ziyaretlerle yetinmek içimize sinmemişti. Öğretmenlerimizin bize anlattığı ve pek çok ünlü yazarın sıkça vakit geçirdiği “Le Jardin de Luxemburg”da demir sandalyelerde oturup havuzda yelkenli yüzdüren çocukları izlemek istemiştik. Sorbonne Üniversitesinde okuyan öğrencileri görünce torunlarımızı da aralarında görmeyi arzu etmiştik. Zaman kavramını düşünmeden Champs-Elysées’de İstanbul’dan gelen yıllanmış kestane ağaçlarının gölgesinde yürümeyi istemiştik. Neden derseniz Fransa kraliçesi Marie de Medici, Paris’te bugün dünyanın en ünlü caddelerinden biri olan bu bulvarın etrafının ağaçlandırılmasını istemiş.
Uzmanlar uzun araştırmalar sonunda “At Kestanesi” ağacında karar kılmışlar.
Çünkü atkestanesi elektrik çekmediği için onun bulunduğu yere yıldırım düşmezmiş ve hava kirliliğine karşı çok etkiliymiş. Tohumları, yaprağı, meyvesi şifa dolu olan atkestanesi Avrupa ülkelerinde yokmuş o zamanlar.
En yakın İstanbul’daymış ve o yıllar İstanbul adeta bir atkestanesi ormanıymış.
Fransa krallığı hemen Osmanlı İmparatorluğu ile temas kurmuş fidan istemişler. Padişah 1. Ahmet bu isteği geri çevirmemiş ve Fransızlara binlerce atkestanesi fidanı hediye etmiş.
Bugün Şanzelize bulvarındaki, parklardaki ve ana caddelerdeki asırlık ağaçlar, Türk’lerin Fransız’lara hediye ettiği o atkestaneleridir. Paris şimdi adeta bir atkestanesi ormanı tıpkı eski İstanbul gibi. İstanbul’un kestane ağaçlarını bizim kaç çocuğumuz yakından gördü acaba?
Louvre müzesinde Marie Antoinette’in giyotine giderken ailesine yazdığı mektubu okurken insanî duygularımızı sınamak istemiştik. Orsay müzesinde ünlü ressamların tablolarının arasında saatlerce kaybolmayı istemiştik. Özellikle Claude Monet’in gelinciklerle bezenmiş tablosundan bir demet gelincik toplayıp onun “le Dejeuner“ tablosundaki masaya koymayı düşünmüştük.
Eiffel Kulesinin manzarası eşliğinde bir kafede meşhur tereyağlı kruvasan yerken kahvemizi yudumlamak istemiştik. “Bateaux-Mouches”larla Seine nehri turu yaparken Edit Piaf’ı dinlemek istemiştik. Ressamlar tepesindeki bir restoranda soğan çorbasını içerken ünlü ressamların oralarda tablolarındaki fırça darbelerini göreceğimizi hayal etmiştik. Öğrendiğimiz Fransızcayla bilmediğimiz yolları sorup bir Fransız’la ayaküstü sohbet etmeyi istemiştik. İstemiştik…İstemiştik… hep istemiştik…
Ne zaman gerçekleşti bu isteğimiz? 15 – 26 Ekim 2024 tarihleri arasında.
Kırk yaşındaki bir insanın düşüncesiyle yola çıkıp yetmişine merdiven dayamış halimizle gerçekleştirebilmiştik. Biraz geç kalmadık mı? Hayallerinizi ertelemeyin sevgili gençler!
Münevver Ongun